Hepimizin dünyayı algılama biçimi farklıdır. Aynı olayı yaşarız ama hissettiklerimiz, düşündüklerimiz, içimizde dolaşan hayaller ve eski anılarımız bambaşka bir yere taşır bizi. İşte “içsel deneyim” dediğimiz şey tam olarak budur: Dışarıda olup biteni, içimizdeki yankılarıyla anlamlandırmak. Ve yazmak… Aslında tüm bu iç dünyayı kelimelerle görünür hâle getirme çabasıdır.
Peki, neden bu kadar önemlidir? Çünkü hikâyeler yalnızca dışarıda yaşanmaz; çoğu zaman en büyük kırılmalar, fark edişler ve dönüşümler içimizde olur. Yazıya derinlik veren şey de tam olarak budur. İçsel deneyimleri fark ettikçe hem daha özgün bir dil kurarız hem de kendimizi daha iyi tanırız. “Ben kimim? Beni ben yapan şeyler neler?” sorularının cevabı çoğu zaman yazarken ortaya çıkar.
Bu keşif yolculuğunda kendine yönelteceğin bazı sorular çok işine yarar. Mesela unutamadığın bir çocukluk anı… Seni gerçekten güçlü hissettiren bir zaman… Hayatında iz bırakan bir kayıp, başarı ya da dönüm noktası… Hangi kelimenin seni tam olarak anlattığı… Ya da hayatın bir kitap olsaydı ilk bölümünün ne ad taşıyacağı… Bu tür sorular, kendi hikâyenin kapısını aralamanı kolaylaştırır.
Biraz da pratiklerden konuşalım.
Kendini beş yıl önceki hâlinle karşı karşıya getirip ona bir mektup yazmayı dene. Bugün hissettiğin en güçlü duyguyu bir renkle, bir kokuyla, bir sesle eşleştir. Ya da “Bugün kendime yeni bir başlangıç yapıyorum çünkü…” diye başlayan kısa bir yazı yaz. Bu egzersizler, iç sesini daha net duymanı sağlar.
Tüm bunların yazarlıkla ne ilgisi var dersen… Aslında her şey… Bir karakterin iç sesi, duygusal yoğunluğu, iç monologları hep bu içsel deneyimlerden beslenir. Bir hikâye sadece “olanı” anlatmaz; “hissedileni” de anlatır. İçine dönüp baktıkça yazdığın metinler doğal olarak daha samimi, daha gerçek ve daha dokunaklı hâle gelir.
Unutma: Her insanın içinde saklı bir hikâye vardır. Seninki, sadece senin kelimelerinle var olabilir. Ve o kelimeleri bulmak için yapman gereken tek şey, kendine biraz daha dikkatle bakmak.

No responses yet