Abaddon’un ikinci baskısı okurla yeniden buluşurken, yalnızca bir romanı değil; karanlıkla yüzleşmeyi, gücü, ahlakı ve insanın sınırlarını yeniden konuşuyoruz. Asonans Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Gamze Demirezen ile hem Abaddon’u hem de yürüttüğü edebi ve sosyal projeleri konuştuk.

Abaddon ikinci baskısıyla yeniden okurla buluşuyor. Bu süreç sizin için bir “geri dönüş” mü, yoksa yeni bir başlangıç mı?
Aradan bir yıl geçip kitabı tekrar elime aldığımda yeni bir başlangıç yapıyormuşum gibi hissettim. İlk kez kitabın taslağını oluştururken yaşadığım heyecanı ikinci kez yaşamanın mutluluğu vardı. İlk kitabı Dorlion Yayınevi ile yayıma hazırlamıştık, şimdiki kitabı kendim bizzat yayıma hazırladığım için bu süreç benim için daha kıymetli oldu.
İlk baskıdan bu yana kitapta ya da sizde değişen ne oldu?
Bir yılda dünya ne kadar değişirse kitap ve ben de aynı şekilde değiştik. Zaman geçtiktçe, teknolojik gelişmeler durdurulamaz şekilde ilerledikçe yazdığım kurgunun aslında bir gün başımıza geleceğini net şekilde söyleyebilirim.

Erkek egemen bir türde (psikolojik gerilim/distopya) yazmak sizde nasıl bir sorumluluk hissi yaratıyor?
Gerçekçi olmak gerekirse, herhangi bir kitapçıya girdiğinizde bilimkurgu, fantastik ya da psikolojik gerilim raflarına baktığınızda ağırlıklı olarak çeviri eserlerle karşılaşırsınız. Bu durum yalnızca türün “erkek egemen” olarak algılanmasından değil, aynı zamanda yerli üretime karşı temkinli bir okur refleksinden de kaynaklanıyor. Eğer yerli bir yazarsanız ve üstelik kadınsanız, okurun kitabınıza şans verme ihtimali başlangıçta biraz daha düşük olabiliyor.
Bu da ister istemez bir sorumluluk duygusu yaratıyor. Sadece iyi bir hikâye anlatma sorumluluğu değil bu; aynı zamanda “buradayım” deme, alan açma ve o alanı kalıcı kılma sorumluluğu. Okuyucuyla buluşma sürecinde daha fazla çaba göstermek, daha görünür olmak, daha sabırlı olmak gerekiyor. Çünkü çoğu zaman önce kimliğinizle yargılanıyorsunuz, metninizle değil.
Ama ben bunu bir yükten çok bir bilinç olarak görüyorum. Psikolojik gerilim ve distopya gibi türler insanın karanlık tarafını, iktidar ilişkilerini, korkuyu, bastırılmış olanı anlatır. Bir kadının bu alanlarda yazması aslında türün doğasına çok da uzak değil; hatta tam tersine, farklı bir derinlik katma potansiyeli taşıyor. Kadın bakış açısı, kırılganlıkla gücü aynı cümlede buluşturabiliyor. Bu da metne başka bir gerilim katmanı ekliyor.
Dolayısıyla hissettiğim şey bir baskı değil; bilinçli bir üretim hali. Daha sağlam kurgu, daha derin karakter, daha cesur anlatım… Çünkü biliyorum ki bir okurun önyargısını kırdığınızda, yalnızca kendi kitabınız için değil, sizden sonra yazacak kadın yazarlar için de küçük bir eşik aşılmış oluyor.
Kadın karakterlerin karanlık tarafını yazarken özellikle dikkat ettiğiniz bir şey var mı?
Kadın karakterlerin karanlık tarafını yazarken özellikle “kadın” olmalarına odaklanmıyorum aslında. Çünkü karanlık cinsiyetle sınırlı bir şey değil; hepimizin içinde var. Kıskançlık, öfke, güç arzusu, kırılganlık, intikam isteği, suskunluk, bastırılmış travmalar… Bunlar insana ait duygular. Ben de karakterlerimi önce insan olarak görüyorum.
Ancak şunu önemsiyorum: Kadın karakteri ya masum ya da şeytani bir uçta konumlandırmamak. Onu tek boyutlu bir “kurban” ya da yalnızca “kötü” bir figür haline getirmemek. Çünkü gerçek hayatta hiçbirimiz tek bir duygudan ibaret değiliz. Hepimizin içinde hem ışık hem karanlık var ve çoğu zaman bu ikisi iç içe geçiyor.
Kadın karakterlerimin karanlık tarafını yazarken onların neden o noktaya geldiğini anlamaya çalışıyorum. Karanlığı romantize etmiyorum ama yargılamıyorum da. Onu ortaya çıkaran koşulları, suskunlukları, bastırılmışlığı, güce duyulan ihtiyacı anlamaya çalışıyorum. Çünkü karanlık çoğu zaman bir savunma biçimi oluyor.
Ben aslında kadınların değil, insanın içindeki gölgeleri yazıyorum. Ve o gölgeler, cesurca bakıldığında, hikâyeyi derinleştiren en güçlü alan haline geliyor.
Asonans’ın genel yayın yönetmeni olarak edebiyatta nasıl bir alan açmak istiyorsunuz?
Öncelikle sesi duyulmayan ya da yeterince duyulmayan kalemlere alan açan bir zemin. Edebiyatın yalnızca belli çevrelerin dolaştığı kapalı bir koridor olmasını istemiyorum. Genç, cesur, deneysel, türler arası geçişler yapan, risk alan yazarlara açık bir mecra yaratmak istiyorum.
Asonans’ı yalnızca bir dergi olarak değil, bir edebi ekosistem olarak görüyorum. Yazarın metnini yayımlamakla yetinmeyen; onu geliştiren, görünür kılan, okurla buluşturan ve uzun vadede destekleyen bir yapı hayal ediyorum.
Uzun vadede en büyük hayalim bir yayınevi kurmak. Ancak bu, klasik bir yayınevi modeli değil. Yayıncılık sektöründe yazarı ve kitabını gerçekten görünür kılabileceğim, yalnızca basım değil, strateji, iletişim ve sürdürülebilirlik odaklı bir sistem kurmayı planlıyorum. Yazarın yalnızca kitabı çıktığı gün değil, üretim süreci boyunca desteklendiği bir yapı…
Ben edebiyatı sadece metin üretimi olarak görmüyorum; bir alan inşası olarak görüyorum. Asonans’la yapmak istediğim şey de tam olarak bu: Üreten, düşünen ve birbirini besleyen bir edebiyat alanı açmak.
Kolektif projelerinizin arkasındaki motivasyon ne?
Geleceğe olan inancım.
Abaddon’u ilk kez okuyacak biri için tek cümleyle ne söylersiniz?
Bu kitapta yalnızca bir evrene değil, kendi karanlığının kapısını aralayacaksın ve o kapı bir kez açıldığında hiçbir şey eskisi gibi kalmayacak.
Söyleşi için çok teşekkür ederiz.
Asonans Yazı Birimi

No responses yet